Enteresan anılar,  Finlandiya-İsveç

SEYAHATNAME-2 ALMANYA DANİMARKA FİNLANDİYA

Lille havfrue-Little mermaid (Köbenhavn) Mick Hodge/Unsplash

FRANKFURT-KOPENHAG-HELSİNKİ (Avrupa-1 yazısının devamıdır)

Ertesi sabah erken saatte tramvayla kuzey otoyolu Autobahn kavşağına vardık. Otoyola çıkıp elimizi kaldırıp beklemeye başladık. Bizden sonra yakınımıza genç bir kız ve oğlan gelip otostop yapmağa başladılar. Onlarca auto hızla geçiyor, ama sanki bizi görünce gaza basıp gidiyorlardı. İlerimizdeki çift aralarında konuştular ve kız yolda elini kaldırırken erkek 10 metre geri çekildi. Uzun sürmeden bir Mercedes auto durdu. O sırada oğlan da ortaya çıktı ve ikisi de o arabaya bindiler. 

Ellerimiz yorulmuştu otosop yapmaktan, artık sırayla el kaldırıyorduk. Yolda otosop yapan iki genç öğrenciyi arabasına alan çıkmıyordu. Tam umudumuz kesilmiş ve şehre dönüp trene binelim diye konuşurken beyaz bir araba kuvvetli bir fren yapıp 100 metre ileride durdu. Bavullarla deli gibi koştuk o arabaya. Bizden biraz yaşlı, yakışıklı bir Alman ağabey bagaja bavullarımızı aldı. Sezo öne, ben arkaya oturdum ve yola çıktık. 

KARAORMANLAR BİELEFELD

“Adım Manfred Schwartz, fakat bana Blacky derler” dedi. Babasının Bielefeld şehrinde mobilya firması varmış, oraya gidiyormuş. Varlıklı birine benziyordu. Direksiyonunda 4 halka olan yepyeni bir Alman otomobil markası Audi’yi autobahnda çok hızlı sürüyordu. Sohbet ederek akşamüstü Bielefeld’e vardık. Blacky bize yemek ısmarladı ve şehrin kafe bar gibi birkaç mekanını gezdik. Güzel bir sütlü alman kahvesi içip Vestfalya çöreği yedikten sonra Audi’yle orman içindeki Jugendherberge Bielefeld’e gittik. 

Alman arkadaşımız Blacky lakaplı Schwartz bizimle beraber otele geldi. O resepsiyonda kızla konuşurken biz otele şöyle bir göz atalım dedik. Bahçeyi ve havuzu gezip resepsiyona döndüğümüzde Herr Schwartz gitmişti. Vedalaşma imkanımız olmadı diye üzüldük. Ünlü karaormanların içindeki otelde uyuyup, sabah kahvaltımızı yaptık ve ödeme yapmak için resepsiyona indik. 

Englischer Garten, Münih -Copyright © 2021 All rights reserved

MANFRED AGABEY BİZİ UTANDIRDI

Bir oda, iki kişi ve sabah kahvaltısı, ne kadar Deutsche Mark diye sorunca, resepsiyonist bayan: ”Nothing!” dedi ve devam etti: ”dün sizi buraya getiren arkadaşınız Herr Schwartz hepsini peşinen ödedi!” Tamamen şaşırdık kaldık! Hayatta böyle bir nezaket, dostluk ve cömertlik görmemiştik. Halbuki bizim aklımızda alman usulü diye “Alman karı koca tramvaya biner ve her biri kendi biletini öder” fıkrası vardı…

Bize birçok iyilik yapan alman ağabeye teşekkür edemeden Bielefeld Hauptbahnhof’tan Hannover ve Hamburg üzerinden Kiel trenine bilet aldık. Almanya’nın kuzeyindeki Baltık Denizi kıyısındaki Kiel’e vardığımızda akşam olmuştu. 

Danimarka’ya kalkan son feribota bindik. Feribotta tanıştığımız Danimarkalı gençler, gemide Tax-Free mağazadan tütün ürünleri alıp Danimarka’da yüksek fiyata satabilirsiniz deyince onlar gibi biz de ikişer karton aldık. Gemi sabaha karşı Bagenkop limanına yanaştı. Gençleri takip edip, kapısı açık bir garajda sandalyede oturarak birkaç saat uyuduk.

TÜTÜN KAÇAKÇILARI VE POLİS

Sabahleyin Sezai gemiden aldığı iki karton tütünü çantacıda bir bavul ile değiş tokuş yaptı. Ben ise, tütün satan bir büfeye gidip, “alır mısınız?” diye ürünleri gösterdim. Sakallı amca bana uzun uzun baktı ve ”Bu yaptığınız kaçakçılık, istersem şimdi Polisi arayıp sizi içeri attırırım; ama bunları bana bırakırsanız gemiden aldığınız vergisiz fiyatı Danimarka kronu olarak öderim” dedi. Amca ne verdiyse saymadan aldık ve hızla uzaklaştık… 

Lolland adasında Nakskov şehrinde Sezai’nin mektup arkadaşının evine gittik. Amacımız -ikram ederlerse- orada bir çaykahve içip başkent Kopenhag’a doğru yolumuza devam etmekti. Bahçeli villanın kapısını kibar bir amca açtı. ”Adım Harald, geleceğinizden haberim var. Kızım Lotta erkek arkadaşıyla gezmeye gitti, ama buyurun akşam yemeğine kalın” dedi. 

LOTTA’NIN EVİNDE YATTIK

Sezai ile birbirimize baktık! Tabii ki bu nazik daveti kabul ettik ve Lotta’nın babası, annesi ile biz dördümüz sofraya oturduk. Bielefeld’den sonra ilk defa sıcak yemek yediğimizi söyleyince kadıncağız yemekten sonra masaya yuvarlak bir yaş pasta getirdi ve biz hepsini yedik. Harald bey: ”evimizde boş oda var, bu gece bizde yatabilirsiniz, yarın sabah ben araba ile Kopenhag yönüne gideceğim, sizi de yanıma alabilirim. İsterseniz ailemizin Kastrup havaalanı yakınındaki yazlığında birkaç gün kalabilirsiniz” deyince sevindik ve -tabii ki memnuniyetle! dedik. 

Solröd strand sahili, Screenshot Google maps

KOPENHAG’DA YAZLIK

Lotta’nın babası Harald sabah bizi uyandırdı ve ev sakinleri uyurken biz üçümüz erkenden yola çıktık ve iki saatlik yoldan sonra Solrödstrand’a vardık. Beyefendi kapının altındaki gizli yerden anahtarı aldı ve iki odadan oluşan yazlığa girdik. Ev sahibi evi bize tanıttı, ”ileride kumluk sahil var gidip bakın; Kopenhag merkeze yarım saatte trenle gidebilirsiniz. Çıkarken etrafı temizleyin ve anahtarı kapının altına aldığımız yere bırakırsınız, hey hey” deyip gitti.

Yazlığın banyosunda kirli çamaşırlarımızı yıkadık, bomboş olan rüzgarlı sahili gezdikten sonra trene binip Kopenhag merkeze gittik. Derli toplu şirin bir başkentti. Şehrin simgesi olan bronzdan yapılmış deniz kızı heykelini gördük ve içinde renkli bir Luna Park olan Tivoli Gardens Bahçelerini gezdik. Ertesi sabah giysilerimizi ütüleyip yine şehre indik. Rejsebureau acentasına girip Stockholm veya Helsinki’ye bilet sorduk. 

Köbenhavn Nhavn -Reiseuhu/Unsplash

NYHAVN LİMAN RESTORANLARI VE TUBORG

Yarınki Helsinki direkt vapur seferine pulman koltuklu öğrenci biletlerimizi aldık. Sonra markette yiyecek alırken Türk malı Paşabahçe sürahi gördük. Dedim ki adamın yazlığında bardak ve kadeh var, ama sürahi yok. Ne dersin teşekkür niyetine alalım mı? Sezai kardeşim “tabii ki, iyi fikir” dedi ve sürahiyi aldık.

Kopenhag’ın belli başlı görülecek yerleri olan balıkçı tekneleri ve restoranlarla dolu tarihi Nyhavn limanını gezdik ve tavsiye üzerine Tuborg bira fabrikasını ziyaret ettik. Tuborg fabrikası rehber eşliğinde gruplar halinde yarım saatte geziliyor ve en sondaki salonda konuklara alkollü veya alkolsuz bira ikram ediliyordu. Biz alkolsüz birayı seçtik, ama salona sinmiş olan üre kokusunu andıran keskin bira kokusu bizi rahatsız etti. Birer fırt çekip çıktık ve 30 km uzaktaki yazlığa Solrödstrand’a döndük. 

M/S Finlandia Kopenhag-Helsinki 1970 – Copyright © 2021 All rights reserved – Tüm hakları saklıdır

YEPYENİ BİR GEMİ M/S FİNLANDİA

Danimarka’daki son günümüzde Harald beyin yazlığının içini ve bahçesini temizledik. Sürahiyi masaya koyup paketin üzerine ingilizce “Thank you for everything – Herşey için teşekkürler” yazdık. Kapıyı kilitleyip anahtarı yerine koyduk ve gemiye binmek için şehre gittik. Skandinavienkai rıhtımından “Finlandia” adlı dev gibi bir gemiye bindik. Yolcuların çoğu Finlandiya’ya dönen Finliler, Alman ve Danimarkalı turistlerdi.  

Gemide çok sayıda gençler olduğundan birbuçuk gün süren yol su gibi geçti. Yanımızdaki eşyalardan birkaç Şile bezi elbise ve incik boncuk süsleri geminin kafeteryasında sattık. Hem yükümüz azaldı hem de ikiyüz Mark kazandık. Gece pulman koltuklarda uyuduk. 

Bu yolculuktan aklımda ilginç bir hatıra kalmış. Gemideki Finli gençlerden bize birkaç kelime Fince öğretmelerini istedik. Onlar da kağıda Merhaba, Nasılsın, teşekkür gibi sözlerin Fincesini yazıp bize verdiler. 

Belediye Sarayı, İsveç Elçiliği ve Cumhurbaşkanlığı Ofisi, Helsinki – Copyright © 2021 All rights reserved

HELSİNKİ

Ertesi gün gemi adaların arasından Finlandiya’nın başkenti Helsinki’ye yaklaşırken güverteden muhteşem manzarayı seyrettik. Helsinki limanında pasaport polisine dün Finli gençlerin yazdığı kağıda bakarak Merhaba-Voi että dedim. Polis bana baktı ve ingilizce: “ne dedin?” dedi. Ben de elimdeki kağıdı gösterip Hello demek Fin dilinde “Voi että” demek değil mi? diye sordum. Polis memuru, “Bak genç, birisi sana eşek şakası yapmış, o senin söylediğin: Vay canına! demek. Ayıp bir söz değil, ama selamlaşmada kullanılmaz. Fincede merhabanın karşılığı Hei veya Terve’dir” dedi! Anlayışlı bir polis memuruna rastlamıştım, yoksa tersleyebilirdi de…

Eteläsatama, yani Güney limanından yürüyerek 1952 Helsinki Olimpiyatlarının yapıldığı Olympiastadion kulesinin ve altın madalyalı Finlandiyalı sporcu Paavo Nurmi’nin heykelinin yanındaki Nuorisomaja-Youth Hostel gençlik oteline vardık. En uygun fiyatlı 6-8 kişilik ranzalı odaya yazıldık ve bavulları bırakıp dışarı çıktık. 

Helsinki’den ilk izlenimimiz: oraya buraya yeşil parklar serpiştirilmiş ve geniş caddelerin etrafına dizilmiş yaklaşık 100-200 yıllık neoklasik mimari akımı andıran devlet binaları ve daha yeni modern binalardı.  

Boşuna Finlandiyalılar Helsinki’ye Baltık Denizinin güzel kızı dememişler! Biraz Alman şehirlerine benzeyen Helsinki’nin kıyıları ve adaları şehre eşsiz bir doğal güzellik katıyordu!

Stadionin nuorisomaja, Helsinki -Foto Mari Backlund

Copyright © 2021 All rights reserved – Tüm hakları saklıdır

Bir yorum

Bir cevap yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Translate »
Social media & sharing icons powered by UltimatelySocial